13 Mart 2019 Çarşamba

X pas Kare şut İntegral Yok Türev Yalan


Ben bir öğretmenim, 10 küsür yıldır. Öncesinde de öğrenciydim. Yani uzun zamandır Türkiye'deki eğitim mekanizmasının içindeyim. Özelini de biliyorum devletini de.
Öğretmen olarak ilk şunu söyleyeyim biz öğretemiyoruz.

Oysa;
Koleje giden bir öğrenci günde en az 11 saat ders görüyor.
Devlet okulunda bu 8 saat.
Kursa falan gidiyorsa da 13-15 saate kadar rahat zorlar.
Yani bir öğrenci ortalama bir haftada 50 saate yakın ders görüyor.
50 saat. Dile kolay.
Bunun 12-13 saati matematiktir en az. Normal bir öğrenmeyle, 12-13 saatle matematik profesörü olursun. 
Valla olursun. Ama biz üslü sayılarda tıkanıyoruz.

Şöyle bir çocukluğuna git. Mesela bir bilgisayar oyununu düşün. Haftada 12 saat oynuyorsun. 2 aya kadar seni yenen bulamazsın. Kral olursun. Ama matematikte kralı geçtim vezir dahi olamıyorsun hatta saraya bile almıyorlar çoğu zaman. Peki oyunda kral oluyorsun da, matematikte nasıl saraya bile giremiyorsun? Cevabı çok basit: sürece dahil olmak ya da olmamak.

Süreç birkaç boyuttan oluşuyor. Gelin somutlamaya çalışalım.

Bir oyuna başladın. Mesela bu oyun bir futbol oyunu olsun, konsol da Play Station.
-Hacı bak şimdi: X pas, Üçgen ara pas, kare Şut, yuvarlak orta. Şunlarla da yön veriyorsun. Şu hızlı koşma...falan filan. Zor değil oğlum iki maç yapalım anlarsın.

8 tuş var. Her tuşun görevi var. E basitmiş bu.
Ama ilk oynadığın an gözlerin ekrana bakmaktan çok "joystick"e bakar. Hangisi üçgendi, hangisi kareydi, x ne işe yarıyordu? E basitti hani her şey, öğrenmiştin?
-Oğlum şut çektim ama orta açtı bu mal!
-Kanka mal dediğin herif Messi. Bak şimdi; şut kare, sen yuvarlağa basmışsındır. Bu arada 6-0 oldu kanka!!

İlk birkaç maç fark yersin. Suçu Messi'ye falan atarsın ama oynaya oynaya pası şutu geçtim bacak arası çalım atmayı öğrenmişsindir, aşırtma gol atmayı. Peki bu nasıl oldu? En basit ifadeyle sürece dahil oldun.

Hadi biraz daha açalım.

Bilgiyi aldın, uygulamaya geçtin. Bilgi henüz davranışa dönüşmediği için ilk maçlarda bocaladın. Ama bilgi sende artık, sorsalar dersin bu pas bu şut. Niye olmadı ilk maçlarda, çünkü bilgi net değildi. İki şık arasında kaldığın sorularda olduğu gibi. Ama tekrar ederek yani birkaç maç yaparak bilgi netleşti.

Sonra ne oldu, o bilgiyi kullandın. "Bilgiyi kullanmak" Hani var ya meşhur soru: "Hocam ya bir şey sorcam, bu integral gerçek hayatta ne işimize yarayacak yaaa?" 

Oyun oynarken karenin şut çekmeye yaradığını bilmen kankana 5 atmanı sağlıyor. Yani bilgiyi kullanıyorsun somut olarak. O bilgiyi kullanmazsan yenileceksin ulan. Karıştıramazsın şut ile pası. Oynamazlar bir daha. Oynatmazlar ulan...

Döndüm matematiğe, integrale. Öğrenci integrali niye öğreniyor bilmiyor ki. Bilse n'olacak bilmese n'olacak? Sor bir matematikçiye o da niye öğrettiğini bilmiyordur. Gidin ilk bulduğunuz matematikçiye sorun, hocam neden integral öğretiyorsunuz bize diyin?  bilen bulursanız bana ulaşın, kıps;)

Play Station öğrenmeni kolaylaştıran çok önemli bir şey daha var: keyif alıyorsun.
Eğleniyorsun. Mutlusun. Var mı ötesi? Yaptığın işten keyif almak. Müthiş bir şey.
Ne kadar iyi bilirsen bir o kadar keyif alıyorsun. Önce oynamayı öğreniyorsun. Oyun oynamak zaten keyifli bir şey. An geliyor sadece oynamıyorsun artık kazanıyorsun da.

Keyif almak önemli...

Şimdi bir özet ve kıyaslama yapalım:

1-Kimse size defalarca kez x pas kare şut demedi. Bir kere söylendi anladınız, sonraki birkaç söyleme sadece hatırlatma idi. Ama x'in pas olduğunu karenin şut olduğunu siz kendiniz, kendinize öğrettiniz. Deneyerek, uygulayarak, yanılarak, düzelterek. Ama öğrenmenin başrolünde hep siz vardınız.

2-Bilgiyi kullandın. Bir amaç uğruna kullandın. O bilgi somut olarak senin işine yaradı. 3 attın 5 yedin, kazandın belki kaybettin lakin o bilgiyi kullandın.  Ama matematikteki integrali neden öğrendiğini bilmiyorsun. Ne işime yarayacak, kafada bu soru var. Çok kısa açıklayayım neden integral bilmen gerektiğini:

Dünyadaki bütün bilgiler aslında puzzle'ın parçalarıdır. Her bilgi başka bir bilgiyi çağırır, doğurur. Ve her bilgi illa doğrudan hayatına katkı sağlayacak demek değildir.

Daha da somutlayayım. Burayı iyi oku!

Diyelim böbreklerinde doğuştan bir rahatsızlık var. İşte orada integrale ihtiyaç duyuyorsun. Evet, integral.
Çünkü türevin varlığı integrali doğurur. Böbrek rahatsızlığın ilaç kullanmanı doğurur. İntegral ile arteriyel ve venöz kanın dokulardaki konsantrasyonları hesaplanabilir. Peki bu hesaplama ne işimize yarar? Böbreklerin için kullandığın ilacın dozunu integral ile hesaplarsın.. Fazla doz böbreğini yok edebilir, eksik doz ise böbreğini kaderine bırakır.

Dedim ya puzzle'ın parçalarıdır bu dünyadaki bilgiler. İntegral hayat kurtarır. Bilemezsin...

3-Öğrenme ve uygulama sana keyif verdi. Eğlendin. Başarılı olduğun dersleri düşün. Çoğundan keyif alıyorsundur. Burada iki boyut var gerçi; çoklu zeka kuramına göre farklı özelliklerin olabilir. Yani şuraya getireceğim lafı: keyif aldığın için öğrenmek kolaylaşmış olabilir ya da öğrenmek kolaylaştığı için keyif almış olabilirsin. Velhasıl her koşulda keyif almak var. Mesela beden eğitimi dersinde hocanız size üçlük atma tekniklerini anlatsa, sonrada dese ki gençler bilgi bu, bu sizde var. Çalışın gelin haftaya üçlük yarışması yapacağız. Kaybedenler kazananlara çay ısmarlayacak. O üçlük yarışmasından kaybetsen de keyif alacağın için en azından üçlük nasıl atılmaz onu öğrenmiş olacaksın. 

Velhasıl... Sürece dahil ol, kendini öğrenmeye kat ve keyif al.

Peki  ben bir öğretmen olarak şuan ne mi yapıyorum?

50 saat ders verelim,
etüt yapalım,
test çözelim,
etüt yapalım,
birebir yapalım,
grup yapalım...etüt!
test çözelim,
hızlı çözelim,
stres yapmayalım,
etüt yapalım,
bir daha anlatalım,
biz anlatalım,
test çözelim diyen bir kurs merkezinde 8'de biten dersleri gece saat 10'a kadar çeksek mi diye düşünüyorum?

Öğrenciyken öğretmen olmaya karar vermiştim. İyi bir öğretmen... Sistemin sıkıntılarını gideren bir öğretmen... Oldum da...
Öğretmenken idareci olmaya karar verdim. İyi bir idareci... Sistemin sıkıntılarını çözen bir idareci. Oldum, oldum ama sistemin kölesi.
Allah büyük bakalım...




not: http://portikal.net/index.php/haberler/428-pes-pratik-bilgiler
not 2:https://eksisozluk.com/peki-bu-bilgi-gercek-hayatta-ne-isime-yarayacak--37218?a=nice
not 3: Gerçek hayatta ne işime yarayacak ile ilgili steve jobs diyor ki:

"o zamanlar reed üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. ama on sene sonra, ilk macintosh’u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. bunların hepsini mac’te kullandık. mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı.
eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. windows da mac’ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı."








1 Şubat 2019 Cuma

İlk Kredi Kartımı Nasıl Aldım?

       Her zaman çay içtiğim Zafer Plaza arkası yol üstü tabureli mekanda oturmuş çay içiyordum. Telefondan ekşisözlüğe dalmış bir şeyler okuyordum. Bir ara kafamı kaldırıp etrafa şöyle bir esneme bakışı attım. Sol masamda iki tane genç oturuyordu. Çay içip telefonuyla oynayan, gelen geçeni kesen, 22-23 yaşlarında tiki con con tarzda giyinmiş iki genç.. 
tiki concon tarz: alt kısım:tayt kadar dar, paçası kısa pantolon; üst kısım: siyah, yakası açık tişört giymek oluyor dönemimizde.

       Bir çay söyleyip ekşiye geri döndüm ancak yan masadaki  elemanlardan birinin sürekli bana doğru kesik attığını hissediyordum. Kafa sürekli benim tarafıma doğru dönüp duruyordu. Diğeri muhtemelen telefonunda birileriyle yazışıyordu ki bana doğru sürekli bakan arkadaşına kısa cevaplar vererek sohbeti idare etmeye çalışıyordu. 

sohbet idare etme muhtelif  kısa cevapları: hımmm..peki...ooo...iyiymiş vs.

       Ben ise kesikçi elamana bakmıyordum ama bana doğru baktığını hissedebiliyordum. Uyuz olmuştum elemana. Arada ne bakıyon bakışı atıp telefonla ilgileniyordum ancak  göz göze gelince mal mıdır nedir der gibi bakıyor ardından kafasını çeviriyordu. Resmen varoluşsal bir düzlemde sinir olmuştuk birbirimize. Toplumun genel geçer kaidelerini  biz de gerçekleştiriyorduk, tanımadan nefret ediyorduk.


       Bir çay daha söyledim, yanında da sigara içeyim demiştim ama ateşim yoktu. En yakın ateşi tespit etmek için etrafıma baktım. Yan masadaki kesikçi elemanların masasında ateşi gördüm. O da benim onların masasındaki ateşe baktığımı anladı, bu zor olmadı çünkü kesikçi eleman sürekli bu tarafa bakıyordu ve sigara ağzımda yanmadan duruyordu. Ancak ben o gereksizden ateş almayacaktım. Şöyle bir kafamı çevirdim ve arkamda sıra sıra olan taburelerin sonunda sigara içen iki kız gördüm ve kalkıp ateş istemek için yanlarına gittim. Eleman göz ucuyla beni takip ediyordu. Yolun yarısında kulağım çınlamaya başlamıştı bile. Ulan adama bak utanmadan kızlardan ateş istemeye kalktı şerefsiz diye çınladı kulağım. Net olarak aynen böyle çınladı, abartmıyorum. Kızlardan ateş almaya giderken bir şey fark ettim, köşedeki kızlar benim eski öğrencilerimdi. Biraz yaklaşınca onlar da beni fark ettiler ve "Hocaaaaam, inanmıyoruuuuuum kaç yıl oldu yaaaa" nidalarını Bursa'daki bütün çay ocakları duymuştur, tabi ki kesikçi eleman da. Ayaküstü hasbihal ettik kızlarla, ikisi de 3. sınıf üniversite öğrencisi olmuşlar. Okullarını anlattılar biraz. Sonra vedalaştık ve ben sigaramı yakıp masama doğru yöneldim. Masama giden yolda bir aydınlanma yaşadım ve kesikçi elemanın aslında bana dik dik bakmadığını arkamdaki seri taburelerin sonunda oturan kızları yani eski öğrencilerimi kestiğini anladım. Çok büyük haksızlık etmiştim çocuğa. Dik dik bakışları meğer gerçekten birer kesikmiş ki çok şükür bana değmeyen kesiklermiş. Ancak bana olmamasına şükrettiğim kesikler öğrencilerime yönelen kesikler olduğu için hoşgörüm hemen yerini  gene uyuzluğa bıraktı. Çocuk inatla öğrencilerimi kesmeye devam ediyordu. Yanlış anlaşılmasın kesmek, kesişmek, hoşlanmak, beğenmek hoş durumlardır asla karşı çıkmam. Kavga mı etsinler, adam mı yaralasınlar; sevsinler, sevilsinler gençler ama bu çocuğa uyuz olmuştum. Hem şekline ki bana ne hem tavrına ki aşırı öz güven insanı uyuz ediyor hem de öğrencilerim lan onlar benim it herif eski de olsa öğrencilerim, yavşak!..Ama diyemiyorsun işte...


       Durumu anladıktan sonra normalleşme sürecine geçmiştim, çayım, sigaram ve ekşisözlüğümle baş başaydım gene. Ancak kesikçi çocuk durmuyordu efendim. Yanındaki elemana kızları gösteriyor ve kesiklerinin hışmını bir tık daha öteye taşıyan bakışlar atıyordu. Whatsapp sohbeti biten arkadaşı da ona eşlik etmeye başlamıştı. Whatsapp-boy oyuna yeni girdiği için arada bana kıl kıl bakış atıyordu ancak benim durumu "beginner" seviyesine geri getirmeye niyetim yoktu. O aşamaları çoktan geçmiştik, pasif pasif pis bakışlar atıyordum sadece ikisine de. Gerçi Watsaap-boy daha sempatik birine benziyordu. Hani böyle sürekli "anlamaya çalışıyorum bakışı" atan tipler vardır ya işte o tiplerden. 

Anlamaya çalışıyorum bakışı: kaşlar çatılacakken tam bir anda dudaklar büzülüp ve gözler kısılınca çıkan bakış. zor olsa da deneyin anlayacaksınız. Olmadı yazının sonuna ben bir tane koyarım örnek. Neyse...

       Sanırım oturduğumuz sürede kesikçinin gözleri evrim geçirmişti çünkü artık beni görmediğini düşünüyordum. Ya da bana aldırmıyordu artık.  Saydamdım onun için..Bir kere rakip değildim ve zararsızdım çünkü öğretmendim. 


       Buraya kadar her şey yaşanabilecek şeylerdi. Ancak öyle bir an geldi ki....



       Yan masada oturan kesikçilerin yanına X-bank için kredi kartı satan  bir eleman "Merhaba!" diyerek oturdu. Laps diye...Kesikçilerden Watsapp-boy olanı, kendine güvenen bu merhaba'ya karşılık "kimsin ulan sen merhabasını" verdi. (Kimsin ulan merhabası: Yavaş bir şekilde kafa yukarı kaldırılır, kaş altından bakılarak şaşkın bir halde merhaba diyenin niyeti çözülmeye çalışılır.)  Kart satıcısı arkadaş çok alışkın olduğu bu "kimsin ulan sen merhabasını" bertaraf etmek için hemen kendini tanıttı. "İyi günler beyefendi, ben Xbank'ın çoook avantajlı kredi kartını tanıtıyorum. Çalıştığınız bir banka var mıydı?"  deyip girizgah kısmını kısa tutarak , her gün en az 50 kere yaptığı sohbeti başlattı ve klasik soruları sormaya başladı. Bakın burada bir şeye dikkat çekmek istiyorum: "Çalıştığınız bir banka var mıydı?" Bu soru öyle profesyonel bir soru ki küçük bi' analizi hak ediyor. 


1-Soru, sizin de dikkatinizi çekmiştir kurumsallık içeriyor. Yani çalıştığınız bir banka ifadesi oldukça kurumsal. Yani güven veriyor, birlikteyiz diyor.


2- Aynı ifade karşı tarafa da bir hava katıyor. Sanırsın o iki genç bir şirketin "ceo"su. E bu kurumsal dil karşı tarafı önemli biri olduğuna inandırıyor. "Çalıştığım bir banka..?" Vay ben neyim ki lan banka benle çalışacak..Önemliyim herhalde.


3-Müşterisi olmak değil birlikte çalışmak." Bu da günümüzde bir x firmasının y kişisini, özür diliyorum, domaltmasına verdiği isim. "Eleman aranıyor!" değil "Bizimle çalışmak ister misiniz?" de bu gruba dahil. Sizinle çalışmıyoruz patron sizin için çalışıyoruz. Siz daha çok kazanın diye mesai yapıyoruz, ücretini almıyoruz; daha iyi bir arabanız olsun diye yol, yemek, sigortayı çok takmıyoruz. Rahat ol patron; ösym bizi, kendimize çoktan değersiz hissettirdi, yıllar oluyor. 


4- "Çalıştığınız bir banka var mıydı?" sorusu aynı zamanda şu ifadeleri de barındırıyor: Ulan herkesin müşterisi olduğu bir banka var. Senin de vardır herhalde eşek herif. Kaç yaşına gelmişsin yok mu kredi kartın (borcun) hiç? Bak herkesin kredi kartı var!


       Neyse bu konuyla ilgili müstakil bir yazı yazayım bari bir ara. (Müstakil kelimesini emlak sektöründen kurtarıp edebiyat dilime aktaran Sayın Ayşe İlker'e teşekkürler.)


       Eleman sorulara devam ediyordu: Kredi kartı kullanıyor musunuz, xbank ile daha önce çalıştınız mı falan...Potansiyel müşterilikten kinetik müşteriliğe geçme ihtimali yüksek bir profile sahip olan arkadaşımız tipinin aksine sabırla soruları cevapladı. Naif bir hali vardı aslında Watsapp-boy'un  ama pek de ilgili durmuyordu açıkçası...Ancak satış elemanı inanıyordu yaptığı işe ve kartın avantajlarını anlatmaya başladı. Potansiyel müşteri olan arkadaşımız kibarlığından ötürü kartçı arkadaşı hiç bölmeden dinledi. Yanındaki kesikçi eleman ise hem etrafı kesti hem de kartçı ile olan sohbete dönem dönem katıldı. Yavaş yavaş satış elemanı hızını arttırdı ve kapitalizme has bu ilişkilerini sonraki aşamaya, kişisel bilgileri isteme aşamasına taşımaya niyetlendi. Naif müşterimiz ismini, soy ismini, ne iş yaptığını ki bunu daha önce de kart satıcısı girizgah sohbeti için sorduğunda söylemişti, memleketini falan tek tek söyledi. Ta ki kart satıcısı arkadaş, naif arkadaşın telefon numarasını isteyene kadar...Naif müşterimiz telefon numarasını vermek istemiyordu. "Tamam kartı almak zorunda değilsiniz ama bir sorgulayalım kredi puanınızı öğrenelim diyerek naif müşteriyi biraz daha yüreklendirmeye çalıştı. Kartçı arkadaş harcadığı 20 dakikanın boşa gitmesini istemiyordu. İnanmıştı, satacaktı kartını..."Numaranızı vermenizde bir sakınca yok ki..." dedi...Vermezseniz kredi puanınızı öğrenemeyiz, normalde kredi puanı öğrenmek ücretlidir, biliyorsunuz." Kart satıcısı arkadaş haklıydı bu konuda. Naif müşteri direniyordu, "Sürekli arayıp duruyorlar bankalardan, vermek istemiyorum numaramı!" dedi. Satış elemanı "Bizim banka sizi asla aramaz." diyerek çok net konuşmuştu. X-bank değil "Bizim banka" demişti ki bu söylem önemli bir samimiyet veriyordu, bilinçli bir ifadeydi. Naif müşteri "Ya ararlarsa, mesaj atıp dururlarsa n'apıcam ben seni nereden bulucam?!" dedi...Kart satıcısı bizim banka samimiyetini üçe katladı ve olabildiği en mutemet halde "Abi, Allah çarpsın aramıyorlar!" dedi. Naif müşteri bu içten yemine küçük bir tebessümle karşılık verdi. Kart satıcısı büyük bir umutla o tebessümden sonraki kelimeleri bekliyordu. Salvador Dali'nin ,Akışkan saatleri gibi uzuyordu tebessüm süresi. Yıllar geçmişti sanki...  Ve naif müşteri "tamam ulan!" ifadesiyle tane tane telefon numarasını söyledi...Kartçı arkadaşın gözleri parladı ve numaraları  tane tane alıp ipad'ine ilmik ilmik işledi. İşte bu esnada ben de  bir yan masada gerçekleşen bu diyaloğa kayıtsız kalamadım ve naif müşterinin telefon numarasını kaydettim. Neden böyle bir şey yaptım, inanın fikrim yok. Ama içimden piçlik akıyordu, bir yere varacaktı. Ben numarayı kaydederken kartçı arkadaş en zor aşamayı da geçmiş kredi puanı sorgulamasını tamamlamış ve naif müşterinin puanının çok yüksek olduğunu,  kızınız olacak sayın naif müşterim der gibi ona bildirmişti. Artık, sadece tek bir aşama kalmıştı... Naif müşterinin kızını kabul etmesi yani "E peki başvur bakalım kredi kartına." demesiydi...Ancak naif müşteri bir türlü konuşmuyordu. Bu ilişki kart satıcısını çok yormuştu. en başından beri emek harcayan kişi oydu ve son kozlarını oynamaya karar verdi. Kartın aidatının olmadığını, faizsiz olduğunu tekrar hatırlattı. Lakin hala onay vermiyordu naif müşteri...En son çare satış elemanı öğrenci olduğunu, kart satarak geçindiğini, zor durumda olduğunu falan söyledi ki naif müşteri insaflı bir müşteriye dönsün..Ancak naif müşteri ısrarlardan bunalmışa benziyordu. Aslında satış elemanlarının hem en sevdiği tipti naif müşteri tipi hem de en sevmediğiydi çünkü dinleyip dinleyip hayır deme ihtimali vardı. Bütün o çaba boşa gidebilirdi ki telefon numarasını bile almıştı..son çare  olarak emrivaki bir tavırla "Beyefendi ben yollayayım kart  isteğimizi siz isterseniz iptal ettirirsiniz, olmaz mı" oldu. Daha fazla dayanamadı naif müşteri ve bu muhabbetin en sert ve net cümlesini kurdu: "Arkadaşım, teşekkür ederim, ısrar etme, istemiyorum!." O baştaki arkadaşım ifadesi bütün o ilişkiyi bitirmişti işte. Bir laf daha edersen üzerim seni, demişti naiflikten sıyrılan Watsapp-boy. Kart satıcısı yıkılmıştı..çok yaklaşmıştı,  saçlarına tutunmuş  ancak son kata gelirken saçları kopmuştu Rapunzel'in. Hiç tırmanmamayı dilemişti..İçinden, dile düşse şaheser olacak küfürler ediyordu. Peki, dedi satış elemanı, profesyonelliğini zihninde bir an için yitirse de teşekkür ederim. İlk değildi bu "istemiyorum arkadaşım"ı duymak onun için ve asla  son olmayacaktı. Kendini toparladı ve yandaki masaya, bana doğru yöneldi... Merhaba, dedi ve masama oturdu. Ben de ona "yan masadaki bütün konuşmalardan haberim var merhabası" verdim. Ondan daha hızlı olmam gerekiyordu ve merhabanın arkasına "Arkadaşım herhangi bir karta ihtiyacım yok, teşekkür ederim." dedim ,yani enerjini başka bir masada kullanmalısın. Ben hemen siktir edenlerdendim, benim gibiler içinde garip duygular besliyordu kart satıcısı. Çünkü bir aşağılama vardı bu kadar çabuk reddedilmede ama aynı zamanda boşuna uğraştırmıyordu. Değişik...
       Bana da teşekkür (küfür) etti ve bir yandaki masaya konudan haberdar olmayan iki bayanın yanına ilişti ve masalarına oturdu...Bundan sonraki her an aynıydı. Ta ki onların da telefon numarasını isteyene kadar. Kızlar da vermek istemedi kartçı arkadaş bankanın asla kendilerini aramayacağını söyledi. İşte bu noktada ben devreye girdim ve çay bahçesinin  kahramanlarımızın beni görmeyeceği ancak benim onları görebileceğim daha önce arazi ettiğim yere doğru hareketlendim. Neden böyle bir şey yaptım, beni iten şey neydi, çocukluğumda bir travma mı yaşamıştım bilmiyordum ama yaptım: Biraz önce kaydettiğim telefonu, yani naif müşteriyi yani Watsapp-boy'u aradım... 

-İyi günler... 
-İyi günler... 
-Xbank'tan arıyorum...Ben Cenk. Biraz önce kredi kartı siparişi alamayan arkadaş yönlendirdi bizi...neden istemiyorsunuz kredi kartını, sizin için daha avantajlı bir kart önerebilirim?.. 
-Beyefendi kullanmıyorum ben kredi kartı...Bi' dakka ya, o arkadaş bana bankanın beni asla aramayacağını söyledi... 
-Beyfendi, siz numaranızı verince aranmak için gönüllü oluyorsunuz. Arkadaşımız söylemedi mi size?..Yani bi nevi beni arayabilirsiniz demek oluyor. Hem bilgi vermek için...

      Sözümü kapatma tuşuyla kesti...Ben hemen yerime hareketlendim ki o esnada naif müşteri de bir hışımla ayağa kalkmış ve satış elemanının yanına varmıştı bile. 

       Hacı bak hele bi, dedi kart satıcısına, sen bana bankanın beni aramayacağını söyledin ama hemen aradılar beni, ne iş? Kartçı eleman şaşırmıştı. Öyle bir anda geri dönmüştü ki naif müşteri, tam kızlara kartı satmak üzereydi. "Anlamadım abi." dedi. 

-X-bank'tan aradılar senden sonra, niye almamış kartı diye soruyorlar.
-Olur mu canım öyle şey.
-Lan şimdi aradılar. Başka kart önerdi hatta, kapadım telefonu.
-Abi imkanı yok. 
-Oğlum aradılar işte.
-Abi numaraya bakabilir miyim bi?

Ben: Hassssiktir!....

       Bu esnada naif müşteri hiç dikkat etmediği bir bilgiye ulaşacağını anladı. Kendi kendine "Doğru lan numara düz insan numarası!" dedi. Ama gene de şüpheli idi durum. Telefonunu çıkardı ve kartçı elemanla birlikte son arayan numaraya baktılar.

-Abi arasana şu numarayı, dedi. 

       Ancak aradıklarında telefon çoktan kapanmıştı. yani ben çoktan kapamıştım telefonumu desek daha doğru... Ancak kartçı eleman bir puştluk olduğunu sezmişti.  "Abi versene bana o numarayı, watsapp'tan bakacağım kimmiş diye, dedi" İşte o anda bütün o eğlencem son bulacaktı. Çünkü watsapp profil fotoğrafım tamamen bendim. Yani öyle belli olmayacak halde değildi. Net bir yüz. Vesikalık.  Watsapp fotoğrafımı neden vesikalık fotoğrafım yapmıştım ki acaba..Facebook'a 2018'de üye olan enişteme mi özenmiştim. Fotoğrafa bakıp etrafa şöyle bir baksalar ikinci kez bakma ihtiyacı duymayacakları kadar bendim o fotoğraf. Zaten sabahtan bu yana o iki tiki concon'la mecburen kesişiyordum. Eleman akşam gözlerini kapatıp bugün kestiği kızları düşünse benim yüzüm göz kapaklarında daha net çıkacak, o derece hakimler tipime. Yani anında olay anlaşılacak. 
       Hemen bir şey bulmalıydım. Ya kalkıp hesabı bile ödemeden uzaklaşmalıydım ya da kartçı eleman ve naif müşterinin yani watsapp-boy'un birlikte "daşşak mı geçiyon lan sen bizle" diyerek üstüme saldırmalarını beklemeliydim. Ya da....

-Arkadaşım bakar mısın? Kart satan arkadaşım?
-Efendim beyfendi.
-Ya ben düşündüm de bu kart nasıl bir şey, bahseder misin biraz? Başvuru yapalım olmadı?

       İşte bu ifadeler hayatımı kurtardı belki de...Kart satıcısı için "başvuru yapalım" cümlesi değil bir telefon numarasını tespit etmek bir  cinayeti çözüyor olsa vazgeçirecek bir cümledir. Her şeyi bir kenara bıraktı kart satıcısı ve Watsapp-boy'a "Abi neyse siktir et sen bunu, ben silerim numaranı sistemden" diyip yanııma oturdu. İşte o oturuşun sonunda ilk kredi kartım doğdu. 

       Velhasıl o düşünür haklıymış...

Her doğum sancılıdır ama öncesinde elbette zevk alınmıştır. 

Bu da böyle bir hikayemdir.

Teşekkürler.

Kıps.






29 Eylül 2016 Perşembe

Bursa'da Güzel Şeyler vs. Çirkin Şeyler -1-

Bugün tanık olduğum olay: Setbaşı'ndan S-2 adlı otobüse binmek için bekliyordum durakta. Sıra falan yok öyle rastgele dağınık düzen takılıyoruz. Bursalılar bilir; S-2 bir durakta duruyorsa en az 25 kişi biner. Ama öyle böyle bir biniş olmaz. Gücün ve atikliğin vahşi doğa dışında da ne kadar önemli olduğunun kanıtıdır S-2. Bizim metobüsümüzdür bir nevi..

Neyse;biz ortalama rakama yakın bir kalabalık bekliyoruz. Uzaktan boş sayılabilecek bir S-2 göründü. Boş derken yanlış anlaşılmasın, kapılara yüzleri yapışmış insanlar yoktu yani. Durağa yanaştı S-2, şanslı kişi bendim tam önümde durdu. Buna rağmen ilk üçe bile giremedim. Önce ağzının sol yanında kısır taneleri buluna bir teyze, sonra bir genç kızımız ki kısacık boyuna rağmen vahşi metropolde yaşamayı öğrenmiş biri ve benim önümden de kurt bir amca beni akarte edip ilk üçlü oldular. Arkalarından zor bela ben bindim, genç yetenek olarak umut vaat ettim.. Bukartı okuttum ve ortalarda bir yere doğru ilerledim. İniş için pardon, şey, pardon, ay, oy, öfff demeden inilebilecek en güzel yere geçtim. Sonra gayri ihtiyari durağa doğru baktım. Çok şaşırdım çünkü benden sonra durakta bir sıra oluşmuştu. Gözlerime inanamamıştım. Otobüsün camından sağa sola baktım, burası İzmir değildi, nasıl olurdu da sıra ile binilirdi otobüse. Hayretler içindeydim, Bursa'da gördüğüm ilk otobüs sırasına bakıyordum ancak o sıra birkaç saniye direnebildi. 40'lı yaşlarda bir hanımefendi! sıranın ters istikametinden büyük bir kıvraklık ve "bodybalance" gösterisi ile bedenini bir balyoz gibi kullanıp sıranın başına bir darbe vurdu ve otobüse bindi. Kadın Bukartını bastı, tam zafer yürüyüşünü gerçekleştirecekti ki "arkalara" doğru; otobüsün şoförü dayanamadı ve oturduğu yerden kalkıp kadına seslendi. "Hanımefendi siz otobüsten inin ve lütfen aşağıdaki sıranın sonuna geçip otobüse yeniden binin." Kadın biliyordu, muhatap kendisiydi ancak oralı olmadı. Şoför  "inanarak" kadına bir kere daha seslendi ve uyarısını tekrar etti. Sonuna da "ayıp ama yaptığınız insanlar sıra oluşturmuş, olmaz ki böyle" cümlesini de ekledi. Kadının cevabı ve davranışını ise beni benden aldı. "Ay aman al otobüsünü de başına çal" dedi ve orta kapıdan inip söylene söylene yürümeye başladı.  Bakın tekrar ediyorum "otobüsünü al başına çal!" dedi ve otobüsten indi. Kadın trip attıı aq. Bildiğin trip. Belediyenin otobüsünde görevli adama sırf kendisini uyardı diye trip attı ve onun otobüsüne binmedi, yürümeye başladı.
 Arkadaş, çok trip gördüm şu kısacık ömrümde, kimi yersizdi kimi haklıydı kimi anlaşılmazdı ama hem kadın hem çomar tribinin bileşkesini ilk kez görmüştüm. Hala şoktayım la, kadın belediye şoförüne trip attı ya la..Neden trip attı; "kendisini" yüzüne vurdu...Sen "busun" dedi çünkü şoför ona..
Abla, kusura bakma ama senin gibilerden nefret ediyorum ya..

Al bu da S-2'ye klasik bir biniş anı!!

https://www.youtube.com/watch?v=KPnF4sSy5NE


27 Ocak 2016 Çarşamba

SAYIN VELİ...

Veli:
 1- Ermiş, eren, evliya.
 2- Bir çocuğun her türlü durum ve davranışlarından sorumlu olan kimse.

Öğretmen:
Mesleği bir bilim dalını, bir sanatı veya teknik bilgileri öğretmek olan kimse, muallim, muallime.
 (TDK)



Sayın veliler, arada sözlük okumanın faydası olabilir diye düşünüyorum. Bakın TDK ne güzel demiş: "Veli : Bir çocuğun her türlü durum ve davranışlarından sorumlu olan kimse." Çocuğun her türlü davranışından sorumlu olan kişi öğretmenler değil öncelikli olarak sizsiniz. Ama sanırım iş-güç-hayat-memat meseleleri bu algıyı değiştirmiş durumda. Tonla parayı dershaneye, özel okula v.s verelim ve çocuklarımız sınıf birincisi olsun.

Bu algının oluşumunda ilk etken olarak insanlara "PARAnız varsa her şey mümkün" anlayışının yerleştirilmesi gösterilebilir. Bu sipariş değer ile hepimiz para odaklı zevkler ve başarılar etrafında dönüp duruyoruz. Ve paranın her şeyi yapmasını bekliyoruz. Mesela para ile aşık ediyoruz insanları kendimize sonra paramız bittiğinde terk ediliyoruz. Mesela canımız sıkıldığında alışverişe çıkıyoruz, daha sonra alışverişe bir kere çıkamayınca kendimizi çok mutsuz hissediyoruz. Mesela dershaneye para yığıp çocuğumuzun ygs-lys-teog'da derece yapmasını bekliyoruz. Olmayınca "E 10 bin lira verdik!.." Ama çocuğuna vermedin o 10 bin liraya verdiğin değeri...Zaten senin için  evlendikten sonra aşk, cuma'dan sonra müslümanlık, çocuğu özel okula yolladıktan sonra eğitimi bitmiştir.

Sanırım biraz ağır oldu ama geri adım atmayacağım.
İkinci etken olarak: Artık kadınların da iş hayatında daha fazla rol almaları verilebilir. Çünkü anne de tıpkı baba gibi akşama kadar iş yerinde yorulduğu için akşam olduğunda çocuklarıyla ilgilenemiyorlar. Ya da kendileri dizi izlerken çocuklarına "Hadi odanda ders çalış" diyorlar. Çünkü 21. yüzyıl anne-babayı yoruyor. Gerginler ve bir ergenle uğraşmak istemiyorlar. Ya da uğraşmak isteseler de ona nasıl yaklaşmaları gerektiğini bilmiyorlar. Sıklıkla yaşanan : "Okul nasıldı?-İyi." Halbuki biraz vakit geçirmeyi deneyip gerçekten hayatının nasıl olduğunu, ne hissetiklerini anlamaya çalışsak okulları gerçekten "iyi" olabilir.  


Siz onlara değer verdiğinizi "Ders Çalış" Diyerek gösterirsiniz onlar ise "Ders çalışmazlarsa değersiz olacaklarını sanırlar." İşte budur meselenin özeti!

Daha yazacak çok şey var ama şimdilik yeter. Eserse yazarım. Selametle...

26 Ocak 2016 Salı

STAR WARS ŞEYSİ


Star Wars Episode VII'yi izleyelim derken ilk altı filmi gene izledik ama VII'yi izleyemedik lakin vizyonda değil artık. Biz altılayana kadar kalkmış..Olsun yakındır, düşer malum sitelere.
Bu benim ikinci altılayışım Star Wars'u. Nedense 4-5-6 daha çok aklımda kalmış; 1-2-3'ü baya bir unutmuşum, heyecanlandım izlerken. Ama ne olursa olsun bir yapıtı ikinci kez okur ya da izlersem hemen eleştirel bakmaya başlıyorum. İlk izlediğimde keyif almak ilk amacım olduğu için " Bu filmi sevmeliyim!" kafası ağır basıyor galiba. Star Wars efsanesinde de aynı durum oldu. İkinci izleyişin ardından bir şeyler yazmam, kafamdakileri paylaşmam lazım...


!!!SPOİLER İÇERİR!!!

1- Anakin sonuna kadar haklıdır karanlık tarafa geçmekte. Çocuk zaten babasız büyüyor. Sonra annesinden ayırıyorlar. Bakın ayırıyorlar diyorum çünkü o yaşta bir çocuk "gel seni jedi yapacağım" denilince koşa koşa gelir. Bu böyledir. Kandırıyorlar çocuğu. Hadi kopardınız anasından, gurbete götürdünüz bari sahip çıkın..Jedi konseyi içinde korku var, öfke var diye diye resmen çocuğu itip kakıyor. Obi-wan desen hep bir ayar verme çabasında. Biriniz de çıkın sevin lan şu çocuğu. Oğlum deyin var mı derdin tasan, para pul lazım mı deyin. Siz demezseniz elin oğlu çıkar karanlık tarafa çekiverir.    

2-Kafama takılan ikinci durum şu: Her yer jedi iken, elini sallasan jedi'ya çarparken bu jedi konseyi neyin kafasını yaşayıp da Anakin sithleri öldürecek ve güce dengeyi getirecek, deyip duruyor. Kardeş, koca seride toplam sith sayısı bir elin parmaklarını geçmezken hangi dengesizlikten bahsediyorsunuz. Siz denge denge derken bence geriden yorumladınız olayı, anakin getirdi bütün dengeyi. (Bir de denge denge derken Hamza Hamzaoğlu bursaspor'da 8 maçın 7'sini kazanmış lan)

3-Bir başka soru işareti ise luke, anakin, obi-wan, yoda ve  windu dışında sağlam jedi'ın olmamasıdır. Geri kalan jedi'lar hep tırttır. Hemen ölürler. Hele o 3. filmde windu ile palpatine'i basan jediler bence akraba kontenjanından falan jedi olmuşlardır. İki hamle ile bertaraf oluyor gerizekalılar!!

4-Filmin belli bir felsefesi var, kabul ediyorum ama jedi'lık kavramı tam oturmamış sanki. Nefrete yer yok deniliyor, yeri geliyor öldürmemelisin baskısı yapılırken çatır çatır adam öldürüyor jedilar, komutanlık yapıyorlar ordulara. Barış için, huzur için deseniz de tam oturmuyor bence..Bir de filmde nasıl jedi oluyorlar, ne gibi eğitim görüyorlar tam görmüyoruz. Anakin filmden filme güçleniyor, doğuştan yetenekli ama Luke'a yapılan "jedi" konuşmaları hep boş laflar. Gücü hisset, nefrete yer yok, korkuya yer yok, hisset hisset falan. Ulan bu bizim rehberlik servisleriyle aynı kafa

-Hocam stres yapıyorum sınavlarda.
-Yapma yavrum. 
-Haa, tamam o zaman; yapmam.

Ulan deseniz ya luke'a, anakin'e şöyle yaparsan gücü hissedersin, şunu yaparsan karanlık taraftan uzak durursun falan. Hiç yok öyle şeyler varsa yoksa hisset, gücü hisset...

5- Bir de jedi'ların ya da sithlerin kavga ederken etraftaki boruları masaları söküp fırlatmalarına tilt oluyorum. O borular sökülene kadar düşmanın ağzına .ıçarsın zaten..Ya da kocaman kalorifer peteklerini sökeceğine küçük şeyleri fırlat..Hızlı ve daha delici olur bence..Neyse kib bye öptüm...


Toparlamak gerekirse Star Wars bir efsanedir, evet. Bunun aksini iddia etmek saçmalamak olur ancak bazı gerçekleri de yok saymamak gerekir.Efsane olmasının en önemli iki sebebi dönem etkisi ve pazarlama gerçeğidir bence. Yani yayınlandığı ilk dönem yarattığı algı ve popüler kültürün en önemli figürü haline gelmesi onu efsane haline getirmiştir.

Gelelim filmin en sevdiğim sahnesine; Anakin'in o maskeyi ilk taktığı an. Hani o ilk nefes alış anı. Darth Wader nefesi..Kuuuhhhhh .kuuuuuuuuuhh diye...İşte o an, filmi efsane yapan andır benim için. Ki filmi efsane yapan aslında her şeyden önce Darth Wader'dır.

Neyse çok gömdüm efsaneye...Karanlık taraftan selamlar...

   

21 Kasım 2014 Cuma

BU MAYMUNLAR Bİ' HARİKA DOSTUM!..

                            
İlk Film 1968’de çekilmiş, bundan yıllar, yıllar önce. Yönetmeni  Franklin J. Schaffner; tanımam, etmem. Daha sonra ilk film tutunca bir seri halinde o yıllarda devamları da çekilmiş. Değişik hikayeleri falan: yükseliş, çöküş, uyanış, başlangıç gibi adları var, tam böyle adlar değil ama anladınız siz durumu. Ama mantık hep aynı: maymunların insan özelliklerine sahip olmaları. Bi müddet bu filmler devam etmiş, diziler falan. Derken 2000’li yıllara gelinmiş. Hani dedim ya franklin j. Schaffner, yani ilk yönetmen; tanımam etmem diye; ancak tanıdığım, tarzını bildiğim bir isim varsa o da Tim Burton’dır. E haliyle serinin ilk filmi benim için Tim Burton’ın çektiği filmdir(2001).
Maymunlar Cehennemi (gezegeni)  ya da orijinal adıyla “The Planet of The Apes”  dünyasına girişim biraz geleceğe dönüş tarzında oldu. İlk film son izlediğim, ortadaki ilk izlediğim, sonuncusu da arada gitti. Öyle araya kaynadı gitti değil; bildiğin güzel güzel gitti. Gerçi “star wars “ hangi sırayla izlenmeli diye  2 saat ipucu (spoiler) labirentlerinden kaçarak araştırma yapan biri olarak maymunlar cehennemi izleme çizelgem oldukça acele verilmiş bir karardır ancak seriye ısınmak açısından Tim Burton yapımı oldukça mantıklı.
2001 yapımı olan yani Tim Burton imzalı olan film izlediğim üç filmin bence en iyisi. (son filmi; şuan sinemalarda olan Şafak Vakti’ni henüz izleyemedim.)
Makyaj noktasında abartan, maymunlardan tırsmama neden olan, izledikten sonra rahatsız eden film; 2001 yapımıdır. İlk izlediğim maymunlar cehennemi filmi olmasının da bunda etkisi var mıdır; belki.

Not: Şu alttaki paragraf 1968 ve 2001 yapımları hakkında  Spoiler (ama az Spoiler yani Sinopsis gibi spoiler) içerir.
2001 yapımı Film, klasik hikayeye(1968) bağlı olarak uzay gemisinden  sağ kurtulan Amerikalı yakışıklının bir gezegene inişi ve bu gezegendeki  insanların yaban, maymunların ise medeniyet sahibi oluşunu görmesiyle başlar. İlk şoku atlatan genç her iki filmde de gezegenden kurtulmaya çalışır, yanına bir iki yandaş bulur, kaçar kovalanır falan. Ancak 2011 ve 1968 yapımları aslında baya farklı filmlerdir. Kurgunun temeli aynı ama iki farklı yapıttır.  Her iki filmde güzel sonlara sahiptir ama bu sonları çok da büyütmemek lazım. Tabi dile kolay ama bu kadar basit gelmesin aynı zamanda. Çünkü boş efektlerle dolu bir Hollywood bilim kurgusu değildir Maymunlar Cehennemi. Özellikle 1968 yapımı, film olmaktan ziyade insanlığa gönderilmiş bir açık mektuptur aslında.
1968 yapımındaki mahkeme sahnesi, mağara sahnesi, insanlarla ilk karşılaşma ve dolu dolu mesajlı diyaloglar tam anlamıyla olayın eleştirel ve sanat boyutunu oluşturur. İlk film zaten metin ve sinema açısından daha sanatsal bir değere sahip. 2011 yapımında ise bence oyunculuklar tavan yapmıştır. Gerek komutan Thade rolündeki Tim Roth gerekse Ari rolündeki (o bizim için hep Marla Singer’dır ama)  Helena Bonham Carter oyunculuklarıyla benden tam not almışlardır. (ulen sen kimsin de not veriyorsun diyenlere; benim için en anlaşılır düşünce kendi düşüncemdir.) Oyunculuğun yanında gene genel geçer maymunlar cehennemi eleştirileri vardır 2011’de de ama daha alt metinde gizlidir. Bu da Tim Burton tarzı, n’aparsın!
Gelelim 2011 yapımı olan "Rise of the Planet of the Apes" yani Maymunlar Cehennemi;Başlangıç filmine. 1968 ve 2001 filmlerinden tamamen farklı bir senaryo ile karşı karşıyayız. Bu kez uzay gemisiyle düşen yakışıklı Amerikalılar ile başlamıyor film. Aslında bir Hollywood klasiği var karşımızda; bilim adamları araştırma yaparken beklenmeyen sonuçlarla karşılaşırlar ve yapılan deneylerle, ilaçlarla genler değişir falan. Ama bu kez değişen insan değil maymundur. E hikayenin bi yerden  doğması lazım. Neyse  İleri de birleşir mi diğerleriyle, nasıl yaparlar senaristler bilmiyorum ama adı başlangıç olduğuna göre vardır bir planları ki 1968 yapımına bağlanabilir film. 2001 yapımına ise çok zor!
"Rise of the Planet of the Apes" te dikkat çeken değişiklik başrolün bir maymunda olması. Hep insan uğraştı kaçacam diye ama bu kez maymun bir kaçışın, özgürlüğün peşinde. Ama bu maymun hem maymun gibi akrobat hem insandan daha zeki hem de hayvansı güdüleri var. Özelliği çok mübareğin. Adı da pek hoş: SEZAR (Caesar). Peki kim oynuyor bilin bakalım Sezar’ı: Evet, bildiniz; Gollum’u Gollum yapan Andy Serkis. Adam tam anlamıyla yarmış. Bu tarz rollerin adamı. Daha önce KingKong’u da oynamıştır. Adam hem ünlü olmanın hem de olmamanın formülünü bulmuş.

Gelelim serinin favori sahnelerine( SPOİLER İÇERİR!!!!)
Üç film içindeki en iyi sahne : Sezar’ın konuştuğu ilk andır. 
1968- Mahkeme sahnesi  ve film sonu
2001- Komutan Thade’in iki askerini öldürme sahnesi ve film sonu
2011- Köprüden geçiş sahnesi ve Film sonu
Yani anlayacağınız üzere üç filmde de güzel sonlar var ama Sezar’ın konuştuğu sahne tüylerimi diken diken etti.


Velhasılı efendim, 10 üzerinden puanlama yaparsak.
“1968-The Planet Of The Apes” --------------------------- 7,5
“2001- The Planet Of The Apes”---------------------------8,1
 “2011-Rise of The Planet of The Apes"------------------8,3
“2014-Dawn of The Planet of The Apes"-----------------8,5

İyi seyirler...






8 Eylül 2013 Pazar

Kâlu Bela Rüyaları

"Hayatın kasveti geceki rüyada gizliymiş."

Bir elmayı ısırıyorum rüyamda. Yaşam kadar yeşil, mezar taşı gibi sert...Ama tadına varamadığım bir elma... Tam, filmlerdeki o kötü adamın elma ısırışındaki şehvetle ısırıyorum; ama elmanın içinden bir  kertenkele çıkıyor ve o da benim sağ yanağımı ısırıyor. Yanağım paramparça... Kopmuş etler var etrafta... Durmadan kan akıyor. Her yer kırmızı..Hiçbir şey gözükmeyecek kadar kırmızı...Cehennem kadar kırmızı...Canım acıyor. Kertenkele ise kopardığı yanağımı yiyor bir köşede. Sonra yanımda bir kadın beliriyor. Önce ne dediğini anlamıyorum yaşlı kadının. Eski, buruşmuş dudaklarından zorla seçiyorum kelimeleri : " Kuyruğunu kopar ve o kuyruğu ye!" Niye dinliyorum o kadını?.. Hiç görmemişim, tanımamışım. Benzerini bile hayal etmemişim ama sözünü dinliyorum kadının. O bir yaşlı kadın; hem de siyah giyimli yaşlı bir kadın ve ben rüyanın dibindeyim. Tabiki dinleyeceğim. Ama kertenkele de yaşlı kadını duymuş olacak ki kuyruğunu kendisi kemirmeye başlıyor..Kadın bastonunu uzatıyor..Kuzgun başlı, metal bir baston. Vuruyorum kertenkelenin kafasına..Öldürüyorum onu ve kertenkelenin kuyruğunu yiyorum...Geri gelmeyecek yanağa karşı, ölü bir kertenkelenin kopmuş kuyruğu...Bir müddet bir şey olmuyor, ne ölüyorum ne de yanağım yerine geliyor. Kadına dönüp soruyorum:
- Neler oluyor böyle, sen kimsin? Cevap yok.
Bir kez daha ve bağırarak gene soruyorum:
-Sen kimsin?
Yaşlı kadın cevap veriyor:
-Elmanın içinde olması gereken kurtcuk, kertenkele olmuş; yanağın paramparça, bense yaşlıyım.
-Yani?. diyorum kızarak ve bağırarak kadına.
-Ne anlatmak istiyorsun?
Yaşlı kadın:
-Sen birazdan öleceksin ve kertenkele olarak yeniden doğacaksın; kertenkele ise insan olacak bir sonraki hayatında. Ama elma, elma olmaktan; bense yaşlı ve buruşmuş olmaktan kurtulamayacağım.








Uyanıyorum.

Rüyayı görmemin üstünden tam on yedi yıl geçti. Ve on yedi yıl sonra öldüm..Ölmeden önce aklımdan geçen tek şey rüyamda gördüğüm yaşlı kadının söyledikleri idi.. Uzun zaman önce unuttuğum  o rüya, meğer hep yaşadığımmış. Çünkü ölür ölmez o rüyaya geri döndüm. Baston, ısırılmış elma, yaşlı kadın, kan, kertenkele ve yanağı kopuk bir adam...her şey aynı halinde duruyordu. Ama gördüğüm rüya biraz geri sarılmıştı sanki.. Kadın bana kuyruğu yememi söylemişti gene ve ben  de yemeye başlamıştım..Ama kafama biri çok sert bir şeyle vurdu  ve gene öldüm


çizim: özkan çakır